Bazen insan, kırgınlıklarını bir kenara bırakmayı öğreniyor. Unuttuğu için değil; taşımanın artık kendisine ağır geldiğini anladığı için… Sonra bir gün, bütün bunları olduğu yerde bırakıp yürümek istiyor insan. Ne hesap sormak ne de bir açıklama beklemek…
Ben de bıraktım kırgınlıklarımı bir kenara.
Çünkü insan bir noktadan sonra şunu anlıyor: Her yarayı bir başkasının merhemiyle iyileştiremiyor. Bazı yaraların ilacı, yine insanın kendi içinde saklı. Bu yüzden ne bir dost bekledim artık ne de bir arkadaş. Beklemek, insanı çoğu zaman kendi hayatının kapısında nöbet tutan birine dönüştürüyor. Oysa hayat, kapıda bekleyenlerle değil, yola devam edenlerle güzelleşiyor.
İçimde birikenleri kimseye anlatamadığım zamanlar oldu. Dilime gelen sözleri söylemek yerine suya anlattım. Belki suyun hafızası yoktu; belki de vardı, bilmiyorum. Ama dinledi beni. Yargılamadı, cevap vermedi, akıl vermedi. Sadece akıp gitti. Bazen insanın ihtiyacı olan da tam olarak bu: Kendini anlatabileceği ama kendisinden bir şey istenmeyeceği, yargılanmayacağı bir sessizlik…
Sonra fark ettim ki insan, sustukça kendisini daha iyi duyuyor.
Kalabalıkların içinde yıllarca başkalarını dinledim. Kimin ne söylediğine, ne düşündüğüne, neden gittiğine, neden kaldığına kafa yordum. Fakat kendime sormayı unuttuğum bir soru vardı:
“Ben ne istiyorum?”
İşte insanın asıl yolculuğu, bu soruyu kendisine sorduğu yerde başlıyor.
Anladım ki bende bir ben daha var.
Kimsenin bilmediği, kimseye anlatmadığım, bazen benim bile unuttuğum bir ben… Kırıldığında sessizleşen, yorulduğunda içine çekilen, kalabalıkların ortasında bile kendi yalnızlığını taşıyan bir ben. Belki de yıllardır aradığım dost, anlatacak birini aradığım hikâyelerin kahramanı hep oymuş.
Meğer insan, en çok kendisine geç kalıyormuş.
Şimdi kırgınlıklarımı bir kenara bırakıp kendime doğru yürüyorum. Ne birinden bir şey bekliyorum ne de geçmişten bir hesap. İçimdeki o diğer beni bulmaya çalışıyorum.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan yeni bir hayat değil; kendisinin yeniden farkına varmaktır.